Yarışmacılar
  
  
Üye Ol
Şifremi Unuttum


Günün Lafı
Bekar bir adam, son saniyede daha iyisini bulan kadınların bir hatırasıdır.

Anonim


Yarışma Seçenekleri
Çoktan Seçmeli
Doğru Yanlış
Boşluk Doldurma
Kategori Seçmeli
Zamana Karşı
Sayı Tahmini
Flash Oyunlar


Son Üyeler
kaotic
argumanci
mschumi
sinem.yasar
crazy_ozgur
tuanna
TÜRKAN
arif176
leadri
vahdetkural


Bir Çapkınlık Hikayesi

Geçen Asrın Sonunda, Bir Çapkınlık Hikayesi

          Kadınlar her zaman güzel, erkekler her zaman çapkın! Geçen devirlerdeki taassup ve çekingenlik o zamanki maceraları daha zevkli ve heyecanlı kılarmış. O devre ait bir zampara baskınını Ahmet Rasim üstadımızın realist ve mizahi üslubundan okuyacaksınız.

          Üstat Ahmet Rasim, İstanbulun eski fuhuş hayatını "Fuhş-u Atik" adlı iki ciltlik kitabında pek güzel tasvir ve tahlil etmiştir. Buradan, zaman zaman alacağımız bir iki parça ile o hayatın İstanbul ve Beyoğlu taraflarındaki hallerini anlatmış olacağız. Eskiden bin tehlike içinde yaşıyan fuhuş bugün artık sokağa düşmüştür. Yakın tarihin dikkati çeken bu ahlaksızlık sahneleri içinden bu kere bir gizli randevu evinin basılışını alıyoruz.

 Bir gün dediler ki:

— Muzaffer Bey duvardan mı düşmüş, bir yerden mi atlamış, zavallının sağ bacağı incinmiş, üç gündür evinden çıkmıyormuş. Bir ikindi üstü idi. Ağır ağır Langaya indim. O zamanlarda biz gençlerin İstanbul tarafında meyhane vakti ikindi ile akşam arası idi. Müşterinin adedi dördü beşi buldu mu hesabı görür, ağızlarımızı siler, evin yolunu tuttururduk! Maksut’tan     (Langa'da meyhaneci) içeri girdim. Baktım ki Muzaffer Bey oturuyor. Hem yapyalnız... Nimettesadüf!

— Geçmiş olsun, beyefendi!

 Gülümsüyordu... Eliyle dizini yoklayıp yüzünü buruşturuyor, başını teessüfle çeviriyordu.    Kadehinden bir yudum içtikten sonra dedi ki :

—İki defadır, bizim Süleyman'ın yüzünden başım belâya giriyor!..

—Hangi Süleymanın!

—Siz bilmezsiniz… Bizim kalemdedir. Birincisinde kurtulduk, bunda da kurtulduk ama dizim patladı.

—Ne oldu?

—Ne olacak? Basıldık!

Başını gene teessüfle salladıktan sonra:

—Az tamah, çok ziyan getirir, derler a, doğru imiş! Ben her zaman bizimki ile (?) Hürmüz’e (bir umumi ev) gideriz. Yemek, içmek dahil olduğu halde on mecidiye veya iki Fransız veririm... Rahat rahat eğlenirim. İstediğin kadar mastika iç, çorbası, eti, sebzesi, pilavı, tatlısı mükemmel... Temiz yatak, temiz gecelik!

Muzaffer Bey biraz titiz olduğu için temiz dediği zaman ‘’ze’’yi keskince telaffuz ediyordu.

—Geçen hafta bugün, ben burada oturuyordum.  Süleyman geldi. Mal bulmuş mağribi gibi ellerini birbirine sürterek bana geceliği bir liraya bir ev bulduğunu söyledi... Bir yudum daha içti. Dedim ki:

— Kuzum Muzaffer Bey!  Etrafiyle anlat bakalım, nasıl oldu?  Dizini oğalar gibi eliyle yokladı:

—Nasıl olacak? Süleyman allem etti, kallem etti, zihnime girdi. Ertesi akşam oraya gitmek için karar verdik,  saat birde Yeşiltulumba'da birleşecektik. Fakat Süleyman gündüzün kendisininkini, benimkini bulacak, onlara evi gösterecekti. Ben o gün on ikide buraya geldim. Yarım binlik rakı aldım. Tam vaktinde Yeşiltulumba'ya geldim ki oturuyor. Beni görünce kalktı. O da öteberi almış, elinde bir paket, Aksaray’a doğru indik. Ağayokuşu tarafına saptık. Bir sokağa girdik, çıktık. Birine daha girdik. Gene çıktık. Ennihayet ben durdum, o ilerledi. Karanlıkta göz gözü görmüyordu. Süleyman bir kibrit çaktı. Parola! Bir daha çaktı. Bu da parola idi. Bu defa ben de yürüdüm. Kapı açılır açılmaz; daldık. Yukarı çıktık. Küçük bir ev... Bakla sofalar, nohut odalar! Arka taraf-takî odada meclisi kurduk. Muzaffer Bey acemiliğimi bildiği için bana dönerek :

— Meclis diye bir iki arkadaşın çıkarmışlarıyle beraber oturup eğlenmelerine denir. Meclis olmak, bu tarzda oturup eğlenmek demek, Sen böyle şeylere meraklısın. Öğren diye söylüyorum! Dedikten sonra hikayesine devam etti :

—Bereket versin ki soyunmadık! Birkaç tane daha parlattık parlatmadik, sokak tarafından kuvvetlice bir Öksürük geldi, ev sahibesi de birden bire bizim odadan içeriye girdi, lambayı kıstı.

Sükut!

Yüreğim oynamaya başladı. Aradan beş dakika daha geçti. Bir öksürük daha! Süleyman kalktı, sokak tarafındaki odanın penceresinden dışarıya baktı. Bir müddet kulak verdi. Döndü geldi.

Bize:

—Kimse yok... Galiba bir sarhoş! Öksürüyor, dedi  ama inanmadım.

Ben de o odaya gittim. Gözlerimle, o karanlıkta sokağı boylu boyuna araştırdım... Bir şeyler göremedim. Bunun yanındaki odaya da girdim. Baktım, baktım, gene bir şeyler göremedim. Göremedim ama neşem de kaçtı! Nerede Hürmüzdeki serbeslik, nerede bu yürek oynaması! Birkaç defa içimden çıkıp gideyim dedim, fakat bizimkini nasıl bırakırdım?

—Ben olsam, bırakır, giderdim!

—Yoook... olmaz. Racon değil!

Racon! Bu da yeni kelime!

Muzaffer benim anlayamadığımı anladı. Dedi ki:

—Anca beraber, kanca beraber!..

Yoksa kancıklık olur! Sonuna kadar durmalı, baktık ki tehlike var, o zaman başının çaresine bakmalı.

—Racon ne demek!

Güldü:

—Öğren!  Racon, yol, erkan demektir. Bu işin raconu böyledir denildi mi anlamalı ki yolu, erkanı böyle demektir. Bu enayilik bizde varken daha pek çok raconlar keseriz! (Bana dönerek): Elhasıl beyim... Biz rakının hızıyla gene muhabbete daldık. Hatta bir ara, usul usul şarkıya bile girdik. Süleymanınki pek iyi oynar, oynatıyorduk. Ev sahibesi bir daha telaşla girdi:

—Aman lambayı kısın... Sokakta üç dört kişi geziniyor! Dedi. Süleyman'ın gözleri fal taşı gibi açılınca doğrusu bana da bir korku geldi.

—Süleyman, ne yapacağız?

Dedim, dudaklarım titriyordu. Meclis, kulak kesilmişti. Benimkilerde de bir çınlama, bir çınlama! Ev sahibesi tekrar göründü:

—Beyler, hanımlar basılıyoruz!

Yukarıdan beş altı fenerli geliyor!

Herifin biri de kapının halkalarına asıldı... Demeye kalmadı öteki odanın bir camı şangır şungur kırıldı. Dışarıdan sesler peyda olmaya başladı.

—Aç, ne kelime?... Kır!

—Güm! Güm!

Kapıya birbiri ardına tekmeler iniyordu.

—Şangır, şungur!

Öteki camlardan birkaçı daha kırılıyordu. Bizimki minder üstüne düştü. Bayıldı. Süleyman sırra kadem bastı. Gümler, gittikçe ziyadeleşiyor, ev sahibesi avaz avaz bağırıyor...

Bekçi de bir yandan sopa vuruyordu. Ben şaşırdım.

Maksut:

— Racon ne oldu?

Vaka gözlerinin önüne geldikçe Muzaffer hala sinirleniyordu.

—Hangi  racon? Bilir misin

Maksut Efendi?  İşin içinde usturpa, sopa, sille, tokat da yazılı!..

Ben:

— Vay döverler mi?

Maksut:

 — Şurada Musalla'da geçen sene bir ev bastılardı. Herifi götürürlerken gördüm. Yüzü gözü kasa içindeydi.

—Ya!

—Ey... Sonra?

Muzaffer belli başlı biraz heyecan göstererek:

—Elim ayağım zangır zangır titriyordu. Görüyorsunuz. Hala titriyor... Bir kere düşünün... Yirmi, yirmi beş kişi kapının önünde bağırıp çağırıyor!

Arada biri:

—Aç, kızım aç! Diyordu, İmanı efendi!

Bir diğeri:

—Aç diyorum sana! Sonra fena olacak! Diye bağırıyordu!.. Polis efendi!

Daha diğer biri de:

—Yüklenin be!

Kumandasını veriyordu. Kapı gacırdıyordu... Odadan nasıl çıktığımı bilmiyorum. Kendimi yandaki odaya attım... Fenerlerin ışığı yardım ediyordu. Baktım ki bahçe üzerine bir oda... Evin penceresi bir çardak duvar üzerine açılıyor.. Derhal eğildim. Hık mık, omuzlarımı kurtardım. Çardağın beni çekeceğini tahmin ediyordum. Süzüldüm... Ellerimle köpekleme tarzında kendimi çektim.

Kendi kendime:

Bir daha koltuk mu? Tövbeler olsun diyordum. Yüzüne baka kaldım.

—Öyle ya... Böyle evlere koltuk derler. Dinle! Bir de kulağıma uzun bir garç sesi geldi. Anladım ki kapı kırıldı. Bir velvele, bir gürültü...

—Yukarıya!



İstatistikler

Kayıtlı Kullanıcı : 348

Kayıtlı Sorular :
Çoktan Seçmeli : 3509
Doğru Yanlış : 172
Boşluk Doldurma : 13

Bekleyen Sorular :
Çoktan Seçmeli : 0
Doğru Yanlış : 55
Boşluk Doldurma : 0



Makaleler
Eski Kadın Hamamları
Eski Palavracı
Red Kit
Temel Reis
Ölüm Adası Ivo Jima
İstanbulda Uçan İki Türk
Mata Hari
Akşamcılık
Baskın
Ortaoyun

Tüm Makaleler



Anket
Yapım Aşamasında
evet
hayır
olabilir
olmaz


Bunu Biliyor Musun?
Timsahlar daha derine batabilmek icin taş yutarlar.



Bilgisayar ve İnternet