Kadınlar her zaman güzel, erkekler
her zaman çapkın! Geçen devirlerdeki taassup ve çekingenlik o zamanki
maceraları daha zevkli ve heyecanlı kılarmış. O devre ait bir zampara baskınını
Ahmet Rasim üstadımızın realist ve mizahi üslubundan okuyacaksınız.
Üstat Ahmet Rasim, İstanbulun eski
fuhuş hayatını "Fuhş-u Atik" adlı iki ciltlik kitabında pek güzel
tasvir ve tahlil etmiştir. Buradan, zaman zaman alacağımız bir iki parça ile o
hayatın İstanbul ve Beyoğlu taraflarındaki hallerini anlatmış olacağız. Eskiden
bin tehlike içinde yaşıyan fuhuş bugün artık sokağa düşmüştür. Yakın tarihin
dikkati çeken bu ahlaksızlık sahneleri içinden bu kere bir gizli randevu evinin
basılışını alıyoruz.
Bir gün dediler ki:
— Muzaffer Bey duvardan
mı düşmüş, bir yerden mi atlamış, zavallının sağ bacağı incinmiş, üç gündür
evinden çıkmıyormuş. Bir ikindi üstü idi. Ağır ağır Langaya indim. O zamanlarda
biz gençlerin İstanbul tarafında meyhane vakti ikindi ile akşam arası idi. Müşterinin
adedi dördü beşi buldu mu hesabı görür, ağızlarımızı siler, evin yolunu
tuttururduk! Maksut’tan(Langa'da meyhaneci)
içeri girdim. Baktım ki Muzaffer Bey oturuyor. Hem yapyalnız... Nimettesadüf!
— Geçmiş olsun, beyefendi!
Gülümsüyordu... Eliyle dizini yoklayıp yüzünü buruşturuyor,
başını teessüfle çeviriyordu.Kadehinden bir yudum içtikten sonra dedi ki :
—İki defadır, bizim
Süleyman'ın yüzünden başım belâya giriyor!..
—Hangi Süleymanın!
—Siz bilmezsiniz… Bizim
kalemdedir. Birincisinde kurtulduk, bunda da kurtulduk ama dizim patladı.
—Ne oldu?
—Ne olacak? Basıldık!
Başını gene teessüfle
salladıktan sonra:
—Az tamah, çok ziyan getirir,
derler a, doğru imiş! Ben her zaman bizimki ile (?) Hürmüz’e (bir umumi ev)
gideriz. Yemek, içmek dahil olduğu halde on mecidiye veya iki Fransız veririm...
Rahat rahat eğlenirim. İstediğin kadar mastika iç, çorbası, eti, sebzesi, pilavı,
tatlısı mükemmel... Temiz yatak, temiz gecelik!
Muzaffer Bey biraz
titiz olduğu için temiz dediği zaman ‘’ze’’yi keskince telaffuz ediyordu.
—Geçen hafta bugün, ben
burada oturuyordum. Süleyman geldi. Mal
bulmuş mağribi gibi ellerini birbirine sürterek bana geceliği bir liraya bir ev
bulduğunu söyledi... Bir yudum daha içti. Dedim ki:
— Kuzum Muzaffer Bey! Etrafiyle anlat bakalım, nasıl oldu?Dizini oğalar gibi eliyle yokladı:
—Nasıl olacak? Süleyman
allem etti, kallem etti, zihnime girdi. Ertesi akşam oraya gitmek için karar verdik,saat birde Yeşiltulumba'da birleşecektik.
Fakat Süleyman gündüzün kendisininkini, benimkini bulacak, onlara evi gösterecekti.
Ben o gün on ikide buraya geldim. Yarım binlik rakı aldım. Tam vaktinde
Yeşiltulumba'ya geldim ki oturuyor. Beni görünce kalktı. O da öteberi almış,
elinde bir paket, Aksaray’a doğru indik. Ağayokuşu tarafına saptık. Bir sokağa
girdik, çıktık. Birine daha girdik. Gene çıktık. Ennihayet ben durdum, o
ilerledi. Karanlıkta göz gözü görmüyordu. Süleyman bir kibrit çaktı. Parola!
Bir daha çaktı. Bu da parola idi. Bu defa ben de yürüdüm. Kapı açılır açılmaz;
daldık. Yukarı çıktık. Küçük bir ev... Bakla sofalar, nohut odalar! Arka
taraf-takî odada meclisi kurduk. Muzaffer Bey acemiliğimi bildiği için bana
dönerek :
— Meclis diye bir iki
arkadaşın çıkarmışlarıyle beraber oturup eğlenmelerine denir. Meclis olmak, bu
tarzda oturup eğlenmek demek, Sen böyle şeylere meraklısın. Öğren diye söylüyorum!
Dedikten sonra hikayesine devam etti :
—Bereket versin ki
soyunmadık! Birkaç tane daha parlattık parlatmadik, sokak tarafından kuvvetlice
bir Öksürük geldi, ev sahibesi de birden bire bizim odadan içeriye girdi, lambayı
kıstı.
Sükut!
Yüreğim oynamaya
başladı. Aradan beş dakika daha geçti. Bir öksürük daha! Süleyman kalktı, sokak
tarafındaki odanın penceresinden dışarıya baktı. Bir müddet kulak verdi. Döndü
geldi.
Bize:
—Kimse yok... Galiba
bir sarhoş! Öksürüyor, dediama inanmadım.
Ben de o odaya gittim.
Gözlerimle, o karanlıkta sokağı boylu boyuna araştırdım... Bir şeyler
göremedim. Bunun yanındaki odaya da girdim. Baktım, baktım, gene bir şeyler göremedim.
Göremedim ama neşem de kaçtı! Nerede Hürmüzdeki serbeslik, nerede bu yürek
oynaması! Birkaç defa içimden çıkıp gideyim dedim, fakat bizimkini nasıl
bırakırdım?
—Ben olsam, bırakır,
giderdim!
—Yoook... olmaz. Racon
değil!
Racon! Bu da yeni
kelime!
Muzaffer benim anlayamadığımı
anladı. Dedi ki:
—Anca beraber, kanca
beraber!..
Yoksa kancıklık olur!
Sonuna kadar durmalı, baktık ki tehlike var, o zaman başının çaresine bakmalı.
—Racon ne demek!
Güldü:
—Öğren! Racon, yol, erkan demektir. Bu işin raconu
böyledir denildi mi anlamalı ki yolu, erkanı böyle demektir. Bu enayilik bizde
varken daha pek çok raconlar keseriz! (Bana dönerek): Elhasıl beyim... Biz
rakının hızıyla gene muhabbete daldık. Hatta bir ara, usul usul şarkıya bile
girdik. Süleymanınki pek iyi oynar, oynatıyorduk. Ev sahibesi bir daha telaşla
girdi:
—Aman lambayı kısın...
Sokakta üç dört kişi geziniyor! Dedi. Süleyman'ın gözleri fal taşı gibi
açılınca doğrusu bana da bir korku geldi.
—Süleyman, ne
yapacağız?
Dedim, dudaklarım titriyordu.
Meclis, kulak kesilmişti. Benimkilerde de bir çınlama, bir çınlama! Ev sahibesi
tekrar göründü:
—Beyler, hanımlar
basılıyoruz!
Yukarıdan beş altı
fenerli geliyor!
Herifin biri de kapının
halkalarına asıldı... Demeye kalmadı öteki odanın bir camı şangır şungur
kırıldı. Dışarıdan sesler peyda olmaya başladı.
—Aç, ne kelime?... Kır!
—Güm! Güm!
Kapıya birbiri ardına
tekmeler iniyordu.
—Şangır, şungur!
Öteki camlardan birkaçı
daha kırılıyordu. Bizimki minder üstüne düştü. Bayıldı. Süleyman sırra kadem
bastı. Gümler, gittikçe ziyadeleşiyor, ev sahibesi avaz avaz bağırıyor...
Bekçi de bir yandan
sopa vuruyordu. Ben şaşırdım.
Maksut:
— Racon ne oldu?
Vaka gözlerinin önüne
geldikçe Muzaffer hala sinirleniyordu.
—Hangi racon? Bilir misin
Maksut Efendi? İşin içinde usturpa, sopa, sille, tokat da
yazılı!..
Ben:
— Vay döverler mi?
Maksut:
— Şurada Musalla'da geçen sene bir ev
bastılardı. Herifi götürürlerken gördüm. Yüzü gözü kasa içindeydi.
—Ya!
—Ey... Sonra?
Muzaffer belli başlı
biraz heyecan göstererek:
—Elim ayağım zangır
zangır titriyordu. Görüyorsunuz. Hala titriyor... Bir kere düşünün... Yirmi,
yirmi beş kişi kapının önünde bağırıp çağırıyor!
Arada biri:
—Aç, kızım aç! Diyordu,
İmanı efendi!
Bir diğeri:
—Aç diyorum sana! Sonra
fena olacak! Diye bağırıyordu!.. Polis efendi!
Daha diğer biri de:
—Yüklenin be!
Kumandasını veriyordu.
Kapı gacırdıyordu... Odadan nasıl çıktığımı bilmiyorum. Kendimi yandaki odaya
attım... Fenerlerin ışığı yardım ediyordu. Baktım ki bahçe üzerine bir oda...
Evin penceresi bir çardak duvar üzerine açılıyor.. Derhal eğildim. Hık mık, omuzlarımı
kurtardım. Çardağın beni çekeceğini tahmin ediyordum. Süzüldüm... Ellerimle
köpekleme tarzında kendimi çektim.
Kendi kendime:
Bir daha koltuk mu?
Tövbeler olsun diyordum. Yüzüne baka kaldım.
—Öyle ya... Böyle
evlere koltuk derler. Dinle! Bir de kulağıma uzun bir garç sesi geldi. Anladım
ki kapı kırıldı. Bir velvele, bir gürültü...
—Yukarıya!
İstatistikler
Kayıtlı Kullanıcı : 348
Kayıtlı Sorular : Çoktan Seçmeli : 3509 Doğru Yanlış : 172 Boşluk Doldurma : 13
Bekleyen Sorular : Çoktan Seçmeli : 0 Doğru Yanlış : 55 Boşluk Doldurma : 0