Eski ahşap İstanbul'da yangın hakiki
bir afetti.Söndürme vasıtalarının
iptidailiği yüzünden bir yangında mahallelerle semtlerin kül olduğu
görülmüştür. Biz yangınlar yüzünden maddi ve manevi birçok zararlar gördük ve
pek çok tarihi kıymetler kaybettik.
Sular çoktan kararmış, yatsı ezam
okunmuş. Pırıl pırıl yıldızlan parlayan, beyaz benekli lacivert atlas kumaşlar
gibi tertemiz, bulutsuz bir gök. Beyazıt'ta Serasker kapısı meydanında askeri
bando mutat nöbet havasını vurmuş. Arada bir, uzaklardan araba gürültüleri, at
ayağı patırtıları, köpek dalaşmaları, yakınlardan beşikteki sübyanlara söylenen
firaklı firaklı ninniler duyuluyor.
O aralık derinden derine bir ‘’güm!’’
kulaklara erişir, önce farkına varılmaz; fasılalı olarak tekrarlanan güm'ler
yediyi bulunca kesilir. Bu gümbürtüler, Vaniköyünün teadiyetepesinden atılan topsesleridir. İstanbul halkı derhal telaşa
düşerdi:
—Hayır hanım anne,mühürdar'ın damadı körkütük, kalkıp kalkıp
yere yuvarlanıyor galiba?
—Sarhoş Nikoli bu
saatte gelir mi hiç?
Saat dördü, beşi bulsun
bakalım!
— Komşu Salim Efendi odun kırdı mutlaka; yarın
çamaşır yıkayacaklar muhakkak!
Aradan beş on dakika
geçer. Sokağın köşesindeki tahini boyalı konağın önünden bir nara kopar;
—Aaaayt,bekçiii!
Artık kimsede şüphe
kalmazdı: Köşklü sesi, evet yangın var. Gene herkes heyecanda:
—Nerede acaba?
—Çocuklar, koşun üst
katın pencerelerine; kızıllık görünüyormu, ateş ne tarafta?
Çoluk çocuk yukarıyı
boylar, müjdeyi getirirler:
—Görünürdekızıllık mızıllık yok!
—-Oh oh, hele şükür ama
bir kere de tahta boştan kuleye bakın; fener dört mü, iki mi? Biladerin
evciğezi Eyüpsultan'da, kaynanammki Kasımpaşa'da. Yanıp kül olmasın zavallılar!
Beyazıt, Galata yangın kulelerinde,
gece gündüz etrafı kollamaya memur, bu iş de saç ağartmış, pişkinleşmiş
nöbetçiler beklerdi. Şehrin hangi canibinde duman, alev görseler derhal semtini,
mevkiini kestirir; gece kuleye fenerler, gündüz yuvarlak kırmızı sepetler
asarlardı. Dört tanesi İstanbul içine, iki tanesi deniz aşırı yere, yani
Beyoğlu, Üsküdar, Kadıköy, Boğaziçi yakasında idüğüne alametti.
Hemen kulelerden ap al ceketli, sağ
elinde sokak köpeklerinden korunmak için harbi, sol elinde geceleyin ışık
versin diye muşamba fener bulunan köşklüler çil yavrusu gibi dışarı fırlarlar;
polis merkezlerinin, karakolların, her ay bir beyaz mecidiye avait aldıkları
büyük konakların kapısında narayı atarlar, yangının semtini bildirirler. Yolda
gelip geçenler bunlara rasladı mı, ‘’uğurlar ola hemşerim!’’ diyerek haberi
alır. Zinhar, ‘’ateş nerede?’’ suali sorulmaz; zira ananeye göre, küfretmekle
müsavi. Köşklü, ‘’ananın bilmem nesinde!’’ cevabını yapıştırıp ağzın payını
verir.
Vakitlerden gece ise, yüzde doksan dokuzu
uyanık olan mahalle bekçileri ayaklanırlar; ‘’yaanguun var, filan yerde!’’
diye, kah sıtma görmemiş gür, kah güvercin tersi yemiş gibi kısık sesle, avaz
avaz, dangıl dungul bağırtıyı basarlar. Ne dediğini anlayabilirsen anla, karine
ile keşfedebilirsen et...
O zamanki itfaiye, tabur tabur ciheti
askeriyeye yahut bahriyeye merbuttu. Bunların amiri Macarlı Ferik Kont Ziçini
Paşa; Tersane silah endaz ve itfaiye kumandanı yaveranı hazreti şehriyariden
gene ferikandan Mehmet Paşa idi.
Ziçini Paşa asilzadeydi. Babasının
Nemçe devletinde nazırlıkları, Macar kültürüne yardımından dolayı Peşte Fen Akademisi
önünde heykeli bile varmış. Oğlu da Macar Parlamentosunda azalık ettikten
sonra, İmparator Fransuva Jozef'in tavsiyesiyle Osmanlı hizmetine girmiş;
kibar, dürüst, etliye sütlüye karışmaz; herkesçe sevilen, emektar bir zattı.
İtfaiye efradının başına sahtiyan
enselikli tasları geçirten, bellerine kancalı kayışları, baltaları bağlatan
odur. Kendi de aynı kıyafette, Taksim'deki Topçu kışlasının talimhanesinde
talimler yaptırır; yağlılığına, göbekliliğine, nikris illetine müptelalığına
rağmen, her yangın çıkışında maiyetiyle beraber orada soluğu alırdı.
İtfaiye grupları harekete koyulunca
tulumba, hortumlar, portatif merdiven, kazma, kürek dolu arabayı çeken
kadanaların peşinden nefercikler tabana kuvvet, dil bir karış dışarıda
koşarlar; borazan çavuşlarının yanık yanık borusu ortalığa yayılır, ne de
ciğergaha dokunurdu!
Bütün nezaretlerin bilhassa babı
zaptiyenin, gümrüğün, o devirde adedi ona varan belediye dairelerinin yangına
karşı az-çok tertibatı, tulumbacıları bulunurdu. Belli başlı mahallelerin
tulumba sandıkları; hepsinin ayrı ayrı ağası, reisi, takım, takım omuzdaşı,
muayyen kahveleri mevcuttu.
Mahalle omuzdaşları çarşı pazarda esnaflık,
ayak satıcılığı, piyano ve eşya taşımak gibi hamallık, at ve beygir sürücülüğü,
kundura boyacılığı, seyyar suculuk, şerbetçilik falan ederek alınlarının
teriyle geçinirler; yangın zuhurunu duyar duymaz, hemen işi gücü bırakıp
sandıklarının başına seğirtirler.
Her tulumba sandığı atlı, eli
kırbaçlı bir ağa; tabanları yağlayacak gene kamçılı bir reis idaresinde,
fenerci, hortumcu, borucu, dörder dörder takımlardan mürekkepti. Takımların Muşlu,
Delibaş, Kepenci,Ortanca, Çaylak,
Apiko, Hızır gibi adları olurdu.
Reisin dediği dedik, çaldığı düdük
ama, tulumba kaldırılacağı sıra, sözüne karşı koyan yok değil.
Mesela,
—Al Muşlu, omuzlayın
sandığı! emrini dayamış.
Muşlulardan ikisi
meydanda yok; yerine Çember Rıza ile Badi Hüsnü'yü kavança etmiş. Sırık Ömer'le
Deve Cemal çemkirirler:
—İnsaf be reisciğim!
Çember de, Badide Karamusal sepeti gibi, onlarla nasıl alırız biz?
Bu kabil çekişmeler
hayli uzar, nihayet uyuşulup tırıs tutulur.
Aksaray, Şehzadebaşı,
Beyazıt, Eminönü, Köprü, Galata gibi kalabalık yerlerde reis avucunu sandığa
vurup ‘’Al Kepenci’’ diye takım değiştirtir, naracı coşarak çıngır çıngır
narayı basardı:
— Karada arslan, deryada kaptan, var mı bize
yan bakan, yaman gelir yaman gider, şahingibi uçar Cerrahpaşa köleleri!
Aksaray karakolunun önü, Beyazıt meydanı,
Yenicami merdivenleri, Karaköy, Galatasaray dört yol ağzı tulumba
seyircileriyle dopdolu. Gençliğinden beri omuzdaşlığa meraklı, bıyığı, sakalı
kırlaştığı halde hala hevesi kursağında, devairde müdürlük, müdür muavinliği,
başkatiplik payesine ermiş bazı zevat, kaşla göz arasında odalarından usulcacık
sıvışır, civar kıraathanelerin cadde üstündeki pencerelerine kapağı atar, yazın
toz toprağında, kışın çamurunda yalın ayak, başı kabak koşan tosunları vecd ile
seyre koyulurlardı.
Hatta delikanlı katipler içinde
panta1onunun altından dolma dizliği, ceketinin cebinden keçe külahı eksik etmeyen;
odacıya ‘’beni sorarlarsa bir kıtır at ağacığım!’’ diyerek tüyenler de vardı.
İstanbul yakasının Cerrahpaşa,
Aksaray, Kadırga, karşı tarafın Çeşme meydanı,
Boğazkesen, Firuzağa tulumbaları meşhurdu. Cerrahpaşa'nın şöhreti eski reis
Onikiler'den Mektepli Raşit, Aksarayınki gene Onikiler'den Kadayıfçı Arif,
Kadırganınki Atmaca İbrahim'den dolayı. Çeşme meydanlılara gelince, vaktiyle
Onikiler'e elebaşılık eden Arap Abdullah'tan, Firuzağalılar'ın sandığında düdük
bulunduğundan, Boğazkesenliler'in de reisi Yedi Bela Arap Reyhan'dan ötürü…
Tatavla, Dolapdere, Papasköprüsü,
Samatya, Sulumanastır, Kumkapı, Balat, Hasköy gibi Rum, Ermeni, Yahudi yatağı
semtlerin tulumbacıları palikarya, ahbar, andalavizo güruhundandı.
Yukarıda saydığım namlı takımlar! 10
- 12, hatta daha fazlayı bulur, kırk elli kişiye varır, bazen yetmişi aşardı.
Köşklülerden yangın haberini duyan
sandık ihvanları lahzada kahvelerine şitabeder, alelacele urbalarını fırlatıp
sadık başına üşüşürler. Hepsi alesta...
Hava durgun, rüzgarsız, poyraz, gün
doğusu, karayel esmiyor, ateş etrafı sarmayıp çabuk söndürülmüş, itfaiye bile
dönmüş. Omuzdaşların gene orayı bir kere boylamaları hem dededen kalma adet,
hem fiyaka icabıydı. Faraza yangın Fındıklı'nın Molla bayırında, yahut Beşiktaş'ın
Serencebey yokuşunda, İstanbul'un ta öbür ucundaki Şehremini, Mevlanekapı,
Kocamustapaşa, Etyemez tulumbacıları oralara kadar tabanı yağlar.
Gerek gidişte, gerek dönüşte mütemadiyen
arkayı kolaçan, dikiz şarttı. Arkadan başka sandık geliyor mu? Şayet geliyor da
yetişecek gibiyse, geridekilere sandığı kaptırmak haritada yazılı. Bu zuhurat
tosunluğa, racona, fiyakaya aykırı idüğünden, kurt dingili koşusu bir kat daha
hızlaştırılır, yıldırım gibi gidilir, eğer kovalıyanlar yaklaşırsa dananın
kuyruğu kopar,çıngar çıkardı.
Öndeki ve arkadakiler sandıkları
kenara bırakır bırakmaz sille, tokat, yumruklarla, icabında yerden topladıkları
taşlar, tulumbanın baskı kolları, usturpalarla birbirlerine saldırırlar,
kafalar, gözler yarılır, kan gövdeyi götürür, alt olanlar süklüm püklüm köşeye
bucağa kirişi kırardı.
Büyükçe bir yangın zuhurunda Merkez
ve Birinci Pırkai Hümayun kumandanı paşa, zaptiye nazırı, Beyoğlu mutasarrıfı,
ateş Anadolu kıyısında ise Üsküdar mutasarrıfı, itfaiye kumandanları, polis
serkomiserleri mutlaka bulunurdu. Kalabalık birikip içtima vaki olacak diye
etekleri tutuşan padişah Yıldız'dan bir iki sadık mabeyincisini, yaveri hususisini
dahi serian yollar, işbu hazerat afet yatışıncaya kadar beklerdi.
Mevsim yaz, ağustosun kestane karası
fırtınası hükümferma, şiddetli bir keşişleme esiyor, patlıcan kızartılırken
tava devrilip ateş patlak vermiş, rüzgar adeta körüklüyor. Ortalık çayır çayır
yanmada. Terkosun ana musluklarından katre akmıyor, ya borularda tamirat
yapıldığından, ya da semtin yüksekliği dolayısıyle kumpanya su salamıyor.
&nbs
İstatistikler
Kayıtlı Kullanıcı : 5643
Kayıtlı Sorular : Çoktan Seçmeli : 3519 Doğru Yanlış : 1470 Boşluk Doldurma : 79
Bekleyen Sorular : Çoktan Seçmeli : 1 Doğru Yanlış : 0 Boşluk Doldurma : 0
1900'e doğru Girit ve
Trakya'dan gelen Türklerle nüfuslandırılan Meğri'nin adı Belediye
Meclisi'nin 1914'te aldığı bir kararla, ilk Türk Hava Şehidi Fethi
Bey'in adına ithafen Fethiye olarak değiştirilmiştir.